Nelbuyov - Loveless Film Çözümlemesi
2017 BAFTA adayları açıklanınca, hadi bari yabancı film kategorisinden izlemediklerimi izleyerek boş zamanımı değerlendireyim dedim. Ah-Ga-SSi ve Forushande'yi daha önce izlemiştim. Kalanları da günden güne izlerim diye düşündüm ve Elle'yi izledikten bir gün sonra Loveless'i izlemeye karar verdim.
Bir sinema öğrencisi olarak, akademik bir dil kullanmayacağım dedim ve bu yüzden, AĞA BU NEDİR?!
Çok uzun zamandır bu kadar iyi göstergebilimsel çözümleme yapılabilecek bir film izlememiştim. Her sahnenin ayrı bir anlamı, ayrı bir güzelliği vardı. Özellikle arketipik ögelerin bu kadar güzel yerleştirilmesi mükemmeldi. Simgeler ve meteforlar sayesinde aslında diyaloglara bile gerek yoktu neredeyse filmi çözümleyebilmek için. Sırf filmi doldurmak için yerleştirilmiş bir karşılıklı konuşma sahnesi yoktu. İnce ince, emek emek işlenmiş, sinema dili olarak çok naif bir film izledik. Adeta bir dantel gibi örülmüştü.
Filmin açılış sahnesi sizlere de Nuri Bilge Ceylan filmlerini anımsattı mı?
Bu kadar "samimi" konuştuktan sonra çözümlemeye geçiyorum. Filmi o kadar sevdim ki, akademik konuşmaktan kendimi alamayacağım sanırım.
Açılış sahnesine geri dönüyorum hemen. Bir ormandayız, kış mevsimi, kar yağıyor ve etrafta kökleri görünen devrilmeye yüz tutmuş ağaçlar var. Hemen Carl Jung'un arketipleri ve Nietzsche'nin trajedi fikri canlanıyor kafamda. Ağacın semiyolojideki* anlamını hatırlayalım hemen: Ağaç, yaşamın kaynağıdır. Doğumu ve ölümü temsil eder. Ağaç kökleri ise kadını ve kadının doğurganlığını, doğaya bağlılığını ve kitonyenliğini* temsilen kullanılır. Fotoğraf edasıyla gösterilen sahnelerde bir ağaç kökünde oluşan boşluğu görüyoruz. Demek ki filmimizde doğumla alakalı bir şeyler göreceğiz. Ayrıca mevsimin kış olmasıyla da bize verilen ölüm mesajı var. Peki bu aklımıza nereden geliyor? Yine arketiplerimizi hatırlayalım. Doğanın durması, ölümdür. Yaşam baharla başlar, kışla son bulur. Ayrıca nehirde yüzen ördekleri de görüyoruz. Nehir de ayrıca ölüm ve yeniden doğuşu simgeler. Biz bunları izlerken kar yağışı da devam ediyor. Yani biz aslında, aşksız bir seksin meyvesinin ana rahmine düşüyor oluşunu izliyoruz orman ve ağaç gördüğümüzü düşünürken.
Verilen tüm göstergeleri birleştirdiğimde elde ettiğim sonuç şuydu: Yaşam baharla, aşkla ve kadınla başlar. O zaman izleyeceğim filmde temelde kadınla alakalı, aşksız, ölü bir çocuk beklemem gerekir. Soğuk ve ürkütücü bir açılışla karşılıyor film beni. Aynı zamanda yönetmen öyle güzel ve naif bir şekilde kullanmış ki yukarıda anlattığım arketipleri, açılışa hayran kalıyorum.
Daha sonra sessizlik içinde bomboş bir bina bahçesi görüyoruz. Zil çalıyor ve çocuklar koşuşturarak okuldan çıkıyorlar. İşte o an benim içim burkuluyor çünkü adından da bildiğimiz üzere, sevgisiz kalmış bir çocuğu izleyeceğimi anlıyorum. Hassas noktam dayanamıyorum çocuklara.
Minnak çocuğumuz yalnız yalnız yürüyor. Mevsim sonbahar. Demek ki sonunda kış gelecek, hemen not kağıdıma tik atıyorum bunu. Canım çocuğum sahne başında gördüğümüz ormanın içinden geçiyor, ağacın kovuğuna takılmış emniyet şeridini alıyor, oynuyor elinde, onunla yürüyor bir süre. Sonra kökleri görünen ağacın üstüne çıkıyor ve salıveriyor elinden o şeridi. O an ben YAPMA BEE YAVRUUM YAPMAA diyorum tabi. Giriş sahnesinden bahsettiğim simgeleri kâle alınca, filmde verilen mesajı zaten anlamış olmanız gerekir. Böylece aslında Nelbuyov, sonu başında gösterilen filmlerden biri haline geliyor.
Sonra yavrumuz yalnız yalnız evine varıyor. (Merak etmeyin her sahneyi, sekansı böyle uzun uzun açıklamayacağım. Giriş ve final kısımlarındaki göstergeler yeterli.) Oturmuş masasında yavrum, boş gözlerle dışarıda oynayan mutlu çocukları izliyor. Biz de onunla birlikte camdan bakarken görüntü cama yapışmış su taneciklerini netliyor. Mutsuzluk iliklerimize kadar işliyor o an. Bir çocuk bu kadar mutsuz olmamalı, içim parçalanıyor. Hızlıca geçersek, zil çalıyor ve annesi çocuğu tartaklayarak uyarıyor. Eve gelen adamın sevecen tavrına karşılık, çocuğunu yerin dibine sokuyor, sözcükleriyle ve hatta jestleriyle aşağılıyor. Küçük yavrucaktaki öfkeyi görüyoruz o an. Hani incindiğimizde, incinmekten korktuğumuzda, çok yara aldığımızda hayatta kalmak için tutunduğumuz öfkeyi. Çünkü eğer ağlarsak sesimizi duyan olmayacak, gözyaşımızı kimse silmeyecek. Bizi sadece öfke kurtarabilir. Aramıza kurduğumuz duvarlar, bize gelecek her türlü darbeyi de önler diye düşünürüz. Kimseyi sevmek istemeyiz, çünkü sevgi bizi ilgiye muhtaç eder.
Allahım film o kadar güzel ki, her sahnesini ince ince çözümleyebilirim ama sayfalar sürer. Bu yüzden atlıyorum.
Minik Alyosha annesiyle babasının arasında gerçekleşen o iğrenç tartışmaya kulak misafiri oluyor. Dehşete düşüyoruz o an. Bu sahnede çocuk oyuncu o kadar başarılı ki, o kimseye duyurmadığı çığlık çığlığa isyanı, ağlayışı, haykıramadığı muhtaçlığı...
Sub-Plot* çözümlemelerini de atlıyorum ve hemen son sahnelere geçiş yapıyorum.
Alyosha'nın öğretmeni tahtayı silerken kar yağmaya başlıyor. It's the final countdown.
Gönüllü arama ekiplerinin kırık cam parçalarının üzerinden geçtiğini görüyoruz. Babaysa camın arkasından bomboş bir şekilde ormanı izliyor. Yaptığı hatalara, şehvetin pençesine düşerek aşksız bir çocuğun dünyaya getiriliş anına bakıyor o camdan, kendini nasıl kandırdığına, sözümonu sevdiği kadını nasıl kandırdığına bakıyor. Şehvet için her türlü yalanı söylemiş olan bencil bir adamı izliyoruz o an. O bunları düşünürken, iyi bir insan bu saatten sonra pişman olmalı diye düşünüyorum ben de. Belki bir şeyler değişir.
Anneye de bakıyoruz. Hastanede bir çocuk bulunmuş, Alyosha olduğunu düşünüyor, sevmediği çocuğunun onu çok oyaladığını ve başına bir şey gelmemiş olduğunu düşünerek öfkeyle odaya giriyor fakat çocuk Alyosha değil.
Ve artık bir çocuk cesedi bulunuyor. Parçalanmış bir çocuk cesedi. Annesi de babası da bu sefer gerçekten üzülüyor. Duygusal yasa dönüyoruz hemen. Önce inkâr. Biz sadece ailenin inkârını ve acı dolu öfkesini görüyoruz. Filmde çocuğun öldüğüne dair kesin bir diyalog geçmiyor ama biz yaptığımız semiyotik çözümlemeler sayesinde o cesedin Alyosha'ya ait olduğunu biliyoruz.
Sonra Alyosha'nın odasını görüyoruz. Ev satılmış, Alyosha'nın odasını yeniden dekore ediyorlar. Camdaki kurumuş su izlerini görüyoruz. Yavaşça dışarı çıkıyoruz camdan. Alyosha gitti, artık özgür, artık mutsuzluk yok, artık sevgisizlik yok. Benim gözlerimden yaşlar süzülürken bir taraftan oraya yerleşecek yeni çocuğu düşünüyorum. Sub-Plotlardan biliyoruz ki, o odaya gelecek yeni çocuk mutsuz olmayacak.
Benim içimde bir ümitti insanların bu kadar büyük acılardan sonra değişebileceği. İşte filmin bize twisti tam olarak burada başlıyor.
Aradan birkaç yıl geçmiş. Yeni aileler kurulmuş. Önce babayı ve diğer çocuğunu görüyoruz. Bu sahnelerde, ümitle, ilgili bir baba bekledim, önceki hatalarını artık tekrarlamayacak bir baba. Fakat her şey eskiye dönmüş, çocuğun yaptığı sesten sıkılıyor ve beşiğine koyup gidiyor. Babasının da annesinin de görmezden geldiği çocuk ağlıyor, ağlıyor... Sesini duyan yok. İlgilenen yok. O da Alyosha gibi ağlamayı bırakacak. Kaybolup gidecek yeni bir yaşam...
Ardından anneye dönüyoruz. Yine mutsuzluğundan kaçmak için telefonuna sarılmış, insanların sahte gülücüklerini izleyerek kendi hayatıyla kıyaslıyor. (Sub-plotları çözümlerseniz buralar çok daha anlaşılır olacaktır, çünkü kadının hikayesi sub-plotlarla çok daha derinden tamamlanıyor.) Kendisi de öyle sevgisiz kalmış bir kadın ki, şefkat duygusu gösterebilen bir adamı bile kendinden uzaklaştırabiliyor, çünkü kadın da bir sevgisizlik kurbanı. Sevgiyi bilmiyor, bilmese de sevgiye özlemi ve arayışı devam ediyor. İçinde tatmin edemediği bir boşluk duygusu var. Bunu da bahçeye çıkışından, karın altında koşmasına rağmen yerinde saymasından, gidemeyişinden, kaçamayışından anlıyoruz.
Sonra tekrar gökyüzüne bakıyoruz, filmin başına dönüyoruz, Alyosha'nın elinden bıraktığı o emniyet şeridinin ağaçlara takılmış halini görüyoruz. Evet Alyosha gitti, sevgisizlik masum bir çocuğun yaşamını elinden aldı.
Ve hiçbir şey değişmedi.
Yorumlar
Yorum Gönder