Aşk Hastası -Eleştiri-

     Bugünkü yazımda, geçenlerde izlediğim bir tiyatro oyununun eleştirisini yapmak istiyorum. Lütfen bu eleştiriyi bir aceminin gözünden olduğunu unutmadan okuyunuz.
   
     Oyunun biletini internet üzerinden aldım ve oyun hakkında herhangi bir önyargı oluşturmamak için oyun hakkında hiçbir bilgi edinmedim. Tek bildiğim, konusunun genç bir adamın modern çağ oyunları yerine bir divan edebiyatı oyunu canlandırmak istememesi, oyunun yazarı ve yönetmeninin Kenan Işık olduğuydu.

     Sanırım oyunu yazan ve yöneten kişi hepimizin ekranlardan, meşhur bilgi yarışmasından, tanıdığı Kenan Işık olunca, benim de ister istemez beklentilerim yükselmiş oldu.

Oyun Afişi
        Oyunun ilk perdesinde aldığım izlenim, "Sanat, sanat içindir." anlayışına yakın hareket eden Hüsn-ü Aşk'ıyla meşhur Şeyh Galip'in, bu anlayışına göre tasavvur edilmiş bir oyunda anlatılışını izleyecek olacağımdı. Şayet yine ilk perdede ana karakterin oyunu sahiplendiğini, sevgilisinin intihar ettiğini, adamın psikolojik sorunlar yaşadığını ve annesiyle arasında sıcak-uzak bir ilişki olduğunu gördük.
   
      Yine oyunun ilk perdesinde, tiyatro oyuncusu olan ana karakterin metnine çalışırken Şeyh Galip olarak zuhur ettiğini, Nâbi'nin meşhur Hayrabat'ını, yenilikçi olmadığı gerekçesiyle eleştirdiğini gördük. Oyunun bu bölümünde karakter, Galip'in edebiyat anlayışından da söz etmiş bulundu. Sebk-i Hindi akımına dahil edebileceğimiz bu anlayışın oyunda neredeyse bir tanım edasıyla verilmiş olması ve hikemi (didaktik) üslûpla yazılmış olan Nâbi'nin eserinin bu tarz bir anlatımla verilmiş olması bana oyunun bu bölümünde genellikle aşkın anlatılacağı, hikemi üslûpta bir eser sahnelenmeyeceği, oyunun alt mesajının "aşk ve aşk" olduğu gibi bir izlenime kapılmamı sağladı. Zaten oyunun içindeki dans ve şarkılar da, genellikle "topluma mesaj verme kaygısı" taşıyan eserleri seven beni, pek etkilemedi. Oyuncuların gerekmeyen yerlerde mikrofon kullanması ve bundan kaynaklanan ses sistemindeki hatalar da oyun sırasında canımın sıkılmasına yetti.


     Oyun arasında ise böyle bir oyunun beni etkilemeyeceğini, Nâbi'nin bu şekilde eleştirilmesinin hoşuma gitmediğini, kendimin daha çok hikemi üslûbu sevdiğini ve bu oyundaki hikemiliğin sadece verilen tanımlarla yapılmasının izleyici kitlesine bir şey kazandırmayacağını, bu tanımların hepsinin oyuna yedirilmesi gerektiğini ve bu şekilde bir tavrın okuldaki eğitimden bir farkı olmadığını anlattım, oyunu birlikte izlediğim kişiye. Şayet o da benimle aynı görüşteydi.

     Oyunun ikinci perdesinde ise, kendimizi bambaşka bir dünyada bulduk adeta... Sevgilisinin üzerine oyunu iyice sahiplenen karakterimiz oyundan kopmuş bir vaziyetteydi; ama biz bıraktığımızda oyuna öylesine bağlanmıştı ki, Şeyh Galip olarak zuhur etmişti. Oysa ki ikinci perdede oyundan kopan karakteri oyuna bağlamak, oyundaki tiyatro yönetmenine düştü. Tasavvufun o güzel anlayışları, yönetmen karakterinin ağzından birer birer, ama yine tanım şeklinde döküldü. O tanımların hepsi oyuna yedirilebilirdi fakat bu yine olmadı, olamadı.

     Oyunun biraz daha ilerleyen bölümlerinde karakter, o tanımları dinledikten sonra -sanki öğrendiğimiz tanım cümleleri insanın içine bir ilmek misali işleyecekmiş gibi- tekrar Şeyh Galip olarak zuhur etti. Bu sefer oyunda Şeyh Galip'in "şeyh" olma süreci sanatsal bir edayla anlatıldı, danslarla süslenmiş bir görsel şölen ziyafetiyle bize sunuldu. Fakat yine burada, zannedersem bu seyircinin beğenisini arttırmaya yönelik bir hareketti, nefs işlenirken sahnede karakterimizi baştan çıkarmaya çalışan bir dansöz belirdi. Ben oyunda böyle bir şeye gerek olduğunu düşünmüyorum çünkü ön tarafta bulunan âlim karakterini canlandıran oyuncu öyle güzel girdi ki karakterine, ki sahnenin ışıklandırması da ona yönelmişti, ben onu dinledim. Kafamı kaldırdığımda "Dansöz de mi var ahahah?!!" diye düşünmekten kendimi alamadım. Sormadan edemiyorum, ne gerek vardı? Madem böyle entelektüel seviyesi yüksek bir oyun canlandırmaya kalkıldı, oyunu böyle ucuz şeylerle mundar etmeye ne gerek vardı?


     Hey neyse, karakterimiz (Şeyh Galip) bu zorlu(!) yolları aşarak, şeyhlik mertebesine erişti. Erişir erişmez ise padişahımız III.Selim kendisini ziyarete geldi. Buradaki kopukluk ise, benim araştırdığım kaynaklara göre, Şeyh Galip'in dergah şeyhliğine getirilmesinin tarihi 1783. III.Selim ise 1789'da saltanatına başladı. Aradaki 6 senelik farkı önemsemeden geçtik diyelim.* Selim ve Galip, İstanbul'da bir gayrimüslim evinden çıkan yangından ve Osmanlı Devleti'nin ne kadar adil oluşundan ama buna rağmen ne kadar geri kalmışlığından, Fransız İhtilali (1789)'ne karşı önlem alınması gerekildiğinden, yeniçeri ocağının kaldırılmasının düşünüldüğünden bahsetti. Ben birden bire bu konulara nasıl gelindiğine şaşırdım açıkcası. Konu aşk iken, birden bire politikaya dönüverdi. Bu, oyuna yedirilebilirdi.

     Sonraki bölümde de konu aşktan tamamen çıktı ve Osmanlı Devleti'nin o günkü durumuna geldi. Hikemi bir üslûbu olmayan, sembolist Şeyh Galip, oyunda bize devletin güç durumuyla ilgili serzenişlerde bulundu.

Konunun aşka dönüş yaptığı sahne
   
     Serzenişler, gayrimüslim evinde çıkan yangın, Fransa, Batı'nın acımasızlığı, kudretli Osmanlı, Osmanlı'nın kadınlara verdiği önem ve ne kadar adaletli oluşu, buna rağmen gerilemesi, yeniçerilerin acımasızlığı, kaldırılan kazanlar...
   
     Oyunun bu bölümünün ardından konu yine aşka döndü. Şeyh Galip ve padişahın yakın ilişkisi, padişahın onu evlendirmek istemesi gibi konulara kısaca değinildi. Kızın görüşlerinin üstünden, çaresizliğinden ve aşkından basitçe geçildi.


     Artık oyunun son sahnelerine giriş yapıyoruz. Ah unutuyordum, yeniçerilerin kaldırılması demişken, sanırım o da bu dönemde olmuş gibi gösterildi. Oyunun o sahnelerinde artık sıkıntıdan patlayacak duruma gelen ben, dikkatimi kaybetmiştim. Eğer yanlış anlamadıysam, II.Mahmut tarafından 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması, III.Selim Dönemi'nde yapılmış gibi bahsedildi ya da ben öyle anladım. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından bile bahsedilirken oyunda, Nizam-ı Cedid'ten hiç bahsedilmemesi de gerçekten çok kötüydü.


   
 
    Her neyse, oyunun bitişinde artık merakla beklenen (ya da unutulan) intihar etmiş sevgilinin neden intihar ettiğini öğrenmeye geldi sıra. Meğerse modern erkeğimiz kadınla seviştikten sonra ayrılmaya karar vermiş, kız da kendini kalbinden vurmuş. (Sanırım bu bölümü büyük bir hevessizlik içinde anlattım ama, oyunu izleyeli epey oldu. Yanlış bilgi vermek istemiyorum. Öyle yaptıysam affola. Bir hata, yanlışlık görürseniz bildirmekten çekinmeyin ki düzeltebileyim.)

   
     Oyunun bu intiharlı bölümünde ise, nasıl bir şarkı seçimi yapılmış dersiniz? Bu kadar geçmişe dair, bu kadar -her ne kadar sapmış da olsa uzun bir bölümünde- aşk dolu bir oyunun sonunda çalan müzik ise, Epica-Cry For The Moon.
     
  
   Tamam, çok güzel şarkı, ilk intihar anı için ve biraz hüzün için şarkının girişi güzel ama, peki 2:48 ve sonrasının oyunda duyulmasına ne demeli? O kadar güzel ağıtlarımız varken, batıyı bu kadar kötülemişken, neden bu şarkı? Hadi batı boyutunu geç, divanlı oyunda gotik metal çalmak nedir?
 
      Kısaca özetlemek gerekirse, çok sevdiğim Kenan Işık'tan böyle bir oyun görmüş olmak beni ziyadesiyle üzdü. Oyuncuların yeteneği, kostümlerin güzelliği, bol görsel efekt kullanımı bile benim gözümde oyunu kurtarmaya yetmedi. Senaryo o kadar havada kalmış ki, sanki kafası çok bunalan birinin oturup bir çırpıda yazdığı ve üstünde durmadığı bir şeymiş gibiydi. Nâbi'yi eleştiren Galip, ikinci perdede "Nâbi'leştirilmiş", Nizam-ı Cedid denilmesi gereken yerde Yeniçeri Ocağı denilmiş ve konu bütünlüğü sağlanmamış, Unsurlar ve dönem oyunda hissettirilmek yerine tanım olarak verilmiş. Bu kadar güzel ve ince ince işlenmesi gereken zor bir konunun bu derece dağıtılması, hiç hoş olmamış.



Notlar:
*Tarihsel kaynaklarımın güvenilirliğinden emin değilim, bu yüzden hatalı olduğunu düşündüğünüz yerler varsa, onları kaynak göstererek açıklığa kavuşturursanız çok memnun olurum.

Edit: Hikemi ya da didaktik dediğimiz yazılar öğreticidir. Dolayısıyla "Sanat, toplum içindir." bakış açısına yakın yazılmışlardır. Sembolistler için ise "Sanat, sanat içindir." Kulak için kafiye vardır, öğretme amacı gütmez. Bu yönden, Nabi'yi hikemiliğiyle eleştiren sembolist şair Şeyh Galip'in bu oyunda bize devletin düştüğü durumdan bahsetmesi, ancak onu eleştirdiği Nabi gibi göstermek olur diye düşünüyorum.
















Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

The Fountain -Eleştiri-

Nelbuyov - Loveless Film Çözümlemesi